Khaneh siah ast

Normallerin derdi nedir biliyor musun cüzzamlı dostum: Cüzzamlı olmamaları. Ve daha bir çok derdi vardır onların. Alzheimer olmamaları. Tek bacaklı olmamaları. Sırtlarında bir kez olsun şarapnel taşımamış olmaları. Normallerin derdi nedir biliyor musun cüzzamlı dostum. Biri onlara gündelik, sıradan gerçeğin şiir olmadığını, şiirin yalan olduğunu söyler. Ve evvel zaman içinde kalbur... Biri onlara şiirin gerçek olduğunu, yalanın sen olduğunu söyler. Ve bir diğeri yalanın gerçek, şiirin sen olduğunu. Değilleme devindiricidir denmiştir. Kesinlikten yoksundur. Çünkü değilleme içeriğe karşı duyulan kaygıdır denmiştir. Normallerin bu yüzden çok derdi vardır: Evet ise hayır ve hayır ise evet olmaktan, batı ise doğu, doğu ise batıyla karşılaşmaktan, değillemekten, ikili ve yorgun. Dertli zihinleri, içe, daha derine, dipsiz kuyudaki öze yaklaştıracak olandan yoksundur. Lakin bu yoksunlukta varılan menzilde öyle cömert ikramları bulunur ki dünyanın, yola devam etmenin tüm anlamı, istenci, iradesi orada yiter: kayda değer mutsuzluğun ve mutluluğun, duygu tonlarının usulünde sonsuza kadar durulabilir. Tiyatro Müdürü’nün yanındaki neşeli adam da bir seçenektir halktan ve müdürden yana. Çeşitlilik talep eder. Hedef kitleye sunulacak ürün yelpazemiz. Herkes için herhangi bir şey! Kahkahayı binlerce kez meşk etmiştir neşeli adam. Zamanın hangi kısmına ait bir gülüşü? Nitelik değişimine uğramış hangi zamana ait haliyle? - Diyelim ki Ortaçağ’da yasaklı ve uygunsuz iken, postmodern bir sitkomda “burada gülünecek” ibaresine dönüşmüş gülüşü. Kaydedilen ise, oyuncunun asla kavrayamadığı değerlendiremeyeceği bir uzamın kaygılarını ikizleme ya da taklit çabasındaki kaçınılmaz tahrifat... Kendisi kadar yanılgı olan ne varsa dudak kenarından sızar. Ve kemik gülüşünden geriye kalan, dişleri berbat bir kavgada dökülmüş ve büzüşmüş üst dudakla “hahaha” içeriksiz bir form mesabesinde kalıyor ise, bunu açıklamak, artık bir görev midir? Bu içeriksizliğe dahil olmaktaki kadersizlikten söz ediyorum. Bu rolün bir fiyatı vardır. Bu bir meslektir. Demiş bulundum. Modernler böyle şeyleri ironik olarak yaftalayıp geçer. Yaşamak için dünyaya gelen hiç kimse yok artık. Başka bir şey için geliyorlar. Hiç kimse olarak. Niteliksiz adam olarak. Yazık ki insanoğlu ne kadar yoksullaşırsa yoksullaşsın, asla nicelik yönünden yoksullaşamıyor. Doğurmak doğurtmak nüfusa yazdırmak, kafa kağıtlarına bir rakam olarak teşrif ve icabet ve iktida etmek….(Bir jestin ya da repliğin nicel değişimi dendikte anlamakta bizi zorlayan nedir?) Korkunç, otomat, yavaş ve öldürücü bir kisve “gibilik”. Aynı sloganın sayısız kez söylenmekten boşaldığı içeriğin, artık işe yaramazlığının indirgendikçe indirgenmiş, ve nihayetinde tek kelimelik bir komuta dönüşmüş refleks hamlesi midir? O boşluk ve yoklukta kimin neye daveti, hangi kaygı bekler? Tin düş görmektir ve tin yokluğunda bile kaygı vardır diyor S.K. İçeriğe ilişkin kaygı. Belirlenime, kesinliğe karşı kaygı. Demonik kaygı. Hangi ölçü birimini kullanacağız, jokerin yırtılmış ağzını ölçerken, yarasının o güldükçe ha güldükçe onmayan bir türlü kapanmayan yarasının artık onu konuşamayacak kadar sakatladığı nitelik değiştirdiği ana kadar arttıkça artmış çokluğunu mu? Salt doğaya adanmış bir zihin zaman dışına çıkacak nasıl bir ölçü birimi sunabilirdi? Ah doğru ya, henüz keşfedilmemiş, vakti gelmemiş bir şeyler vardır zaman içerisinde, yeni kelimeler, icatlar, yeni kavramlar, yeni benlikler, yeni ilişkilendirme biçimleri, bağıntılar, bağlam icatları…. Suç ve cezadan kaygı duymayacak böyle bir kavramla bükülmemişliğin var olduğu zamanlarda masumiyetin bizzat kendisi bilgisizlik. Kutlu ve bebeksi. Suçundan bihaber; henüz anlamı olmayanlar, paganı zamanın dışına çıkarabilir. Nüfuz edebileceği bir içerik yok. Dış çizgilerin analojisiyle az çok memnun. Aynı Tiyatro Müdürü’nün istediği gibi. Peki. Biz Birinci Dünya Savaşı’nın kalıplarına karşı tepkimizi… Hıhım evet biliyorum. Biz İkinci dünya savaşı’nın onmaz yaralarına karşı…. Evet o dosyayı da lütfen şuraya bırakın. Vietnam ve Kore gazilerinin… Tabi sağdan ikinci rafa, hayır orası değil, alttan ikinci rafa. Yeni bir haber var Patron, Ovid sürgünden dönüyormuş… Hıhım biliyorum en az bir haftalık. Eskidi. Ama çok da bayatlamadan onu yakınlarda elaltında bir yere yerleştirir. Numaralandır lütfen. Çok karışıyor burası yoksa. Mersi. Teşekkür. Şükran. Beğendin mi? Hangisini beğendim mi? Teşekkürümün fransız, farsi tonları arasında seçim yaparken etik ve estetik üzerine doğu-batı divanı derinliğinde yaraların var sanıyordum. Beğendin mi? Neyi tartıştığını sanıyor bu heyet cüzzamlı dostum. Lütfen çirkin yüzümü ellerinle iyileştir. Lütfen çirkin yüzümü çirkin ellerinle iyileştir. -Kültür emperyalizmi. Bırak da köşem de öleyim. Rahatça öleyim diyemiyorum. Çilemi doldururken biraz sessizliğe ve safsatanın kendine ara verdiği dingiliğe de mi hakkım yok? Ki yaralarımı iyileştireceği yokken! Sana aylardır hiç kimse olduğunu söylüyorum. Ne benim için ne devletin için ne ailen için. Gömülmemişsin ve gömüleceğin de şüpheli. Elbette safsata asla susmayacak cüzzamlı dostum. Daha kötüsünü bilmek ister misin? Çürüyüp de kemiklerinden geriye rüzgarın biçimsiz yerlere savuracağı tozların kaldığında bile fısıltılarını duyacaksın. Ve cüzzam anlattığım cehennemin yanında bir hayli hafif bir azap kalır. Konumuzu bilmek istemediğinin farkındayım. Ama ben bu yazı bitene kadar suikastın nitelik değiştirmiş haliyim. Tek işi, tek misyonu, zamanın sonunda sur’a üflemek olan bir meleğin son’dan önceki zamanı nasıl geçirdiğini düşündün mü hiç? Hayır Ben de düşünmedim. Komik değildi. Ciddi bir tema zaten. Zamanın sonunda Türkler için Kürtler için İrlandalılar ve İngilizler için apayrı meleklerin apayrı zamanlarda üflenecek apayrı surları olduğunu hayal ediyorum. Birbirini tutan hiç bir şey yok. Melek dışında. Hatta Melek bile tutmuyor. Estonya’da reddedilmiş. Ama zamanın bir sonu, sonunun bir belirtisi, rasyonel ve bilimsel olarak da kurgulanan bir senaryosu var. Bu durumda Estonya şiiri, pardon şiiri değil şeyi için, mmm sagası mıydı… Saga öldü. Çok uzun zaman önce Miti de olamaz. Modern mitlerini kim yazıyor Estonya’nın? Allah kahretsin. Ağrılarımı bir an için hesaba katacak mısın? Hayır. suç ve kötülükten, zulüm ve azaptan yana, kısaca Sade terimleriyle konuşursak doğadan yana rolümden pagan masumiyetimden vazgeçemem. Lanet olası. Sen pagan bile değilsin. Evet. Ama onu anlayabiliyor olmam, şimdilik bu rolü almam için yeterli. İzin verir misin artık? Estonya’nın, Kanada’nın Vikinglerin, Taciklerin şöleninde biraz zaman geçirelim. Sana bir şey söylemeliyim. Cüzzamlı olan benim sanıyordum. Komikti. Fakat komediye harcayacak zamanım yok. Dinle beni şimdi: “and one knows no but one knows nothing the song of dead mouths dies on the shore it has made its voyage there is nothing to mourn” - Anlamıyorum. - Pekala Pekala, Bir ülke var Orada unutuş ve unutuş Olanca ağırlığıyla İsimsiz dünyaların üzerine Çöker. Orada zihin şşşşş zihni sustururuz. zihin sessiz. Ölü ağızların şarkısı Deniz seferinin kıyısında biter Orada yas tutacak hiç bir şey yoktur. Yalnızlığım ah onu öyle iyi bilirim tüm şiddetiyle Zamanım var kendime söylediğim şey zamanımın olduğu Ama hangi zaman? Açlıktan gözü dönmüş kemik; köpeğin zamanı Bir tutam gökyüzümü biteviye solduran bir gökyüzünün… Kayaların tırmanıcı boğa gözlü torpilbalığını titreten… Mikronların, yılların, karanlığın… zamanı. A’dan B’ye gideyim istiyorsun, yapamam Dışarıya çıkamam, zerre izi kalıntısı olmayan bir yerdeyim Evet evet hoş bir keşif sayılır bu, muazzam bir şey O da nesi dahasını sorma artık “An”ların sarmal tozu bu da nesi Aynısı Huzur, aşk, nefret, huzur, huzur. Bize bir kapanış konuşması bahşedecek misin Budala? Elbette Hayır, nişangahına ulaşmış bir kurşunun gidecek yeri de kalmamıştır. Onları sinirlendiriyorsun. Seni? Bazen. Haydi ama… Ahaa, büyükannesinden geline bir tirad. Elbette Elbette Ortaçağ’a yakışır karanlık karası pelerinimle gözlerimden kan karası akarak kalktım. Esas Duruş! “Beni silahlı kamuflajlı istediler. Alışkınım. Uzun zaman oldu. Onlara asker olarak görünecek değilim. Dik duruyorsam bu katana yutmuş olmamdandır. Şimdi size iki ucu keskin uzlaşmaz silahımın ruhunu vereceğim. Hiç kimse ve hiç bir şey buna değmez. Bu yüzden üstünde ki hayatımın altını çizen yoklukta “Hiç” yazar. Harf devriminin doğu-batı tartışmasının yersiz olduğu bir dilde. Ölüm Marşıyla soluduğum ezanı, takvanın bulunmadığı bir nefese karmak zorundayım: “Kara bela, otonom piyadeler: marş marş ve uygunsuz adım!” SSS Halka hamiyetini geri verin. Şerefsizce. Ve şeref verin. Hamiyetinin üstü kalsın: Önce tuğralı, sonra vekilli tuğralı, ıslak ve imzalı, nihayetinde noterden tasdikli damgalı ıslak imzalı. Usule uygun iktisa ederdiniz. Dokuz zamanlı, 9/4lük bir Sofyan, bir Türk. Lakin biz iktida eder iken ağır ağır, adagio da uzağımızda addedilemez desek zannedersiniz ki öze nüfuz etmiş bir anlamda yüzüyoruz. Hiç değilse hali vakti yerinde yarı soyluların giyim odalarında. Azizim ne demli tartışmalardan haberdar olmadığımızı söyleyeyim, Ariadne’nin ipiyle geriye doğru aldığımız yolun, İngiliz işgali görmemiş Mudanya’ya çıkacağı doğru mu? Her bir Türk başı için bin dirhem dedi Kuteybe. Buhara kuşatıldığında ve millet denen safsata henüz ortalarda yoktu. Ah elbette hazin bir nükleer bombadan bahsedeceğim size, gri bir ağaç formunda. Kim yağlıboya resmetse bu gri ağacı hangi müzede? Estetik, Hegel’in dindar görüşündeki son, Kierkegaard’ın ise ilk kategorisidir (ÇİĞ olarak okunur). Şiirin de tüm derdi estetin öpücüğü ise, yazımın niyeti olan suikastin nişangahı ifşa olur. Beni Talkan Katliamına Türk gönder. Beni Curcan Katliamına Türk gönder. Yapamazsın. Hiç kimsenin gücü buna yetmiyor anlıyor musun? Anlatacağım: “Öpkem kelip ogradım Arslanlayu kökredim Alplar başın togradım Emdi meni kim tutar” Ve beni taraf almaya kim sürecek? Hangi cüretle. Ah elbette modern mitlerimiz yerli yerinde, gece gündüz izleriz. Vietnamlıyla evlenen Marlon Brando: Sayanora sevgilim ve birbirine halatlarla bağlanan iki kayanın eşsiz mutluluğu. Her nedense eş olarak alınanlar kadın ve yenilmiş. Eş olarak alanlar erkek ve yengi sahibi. Kutlu fallus. Ekselansları. Siz de bu işin bir yeri şiire çıksın isterdiniz. Bir şiirin hiç bir yanı yoktur ki kana çıkmasın. Biz onu bütün dünyada aynı renkle yazdık. Aynı karakızıl gülle dövdük nişangahından şaşmaz mermiyi. Bu bir savaştır. Ve en barışçıl halinde en acımasız: iç savaştır. Kültür emperyalizminin tarih içerisinde tinimizi nasıl belirlediğini bizi nasıl şekillendirdiğini yeniden ve tarihsel bağlamı içerisinde o biçim alıntılarla süsleyemeyecek kadar ölümcülüm. Ne demek istediğimi anlayan kimse olmadığını biliyorum. Bunu herkes biliyor. Kendisi için aynı şeyi söylüyor. Kusmak üzerine denemelerimiz var. Ve ağzımızdan kan gelirse şanslıyız. İyi dövüştük demektir. Bana bakma. Seni yukarıdan ve üstten bir keskin nişancı noktasından okuduğumu çoğunlukla bilmiyorsun. Bu beni üstün kılmıyor. Sadece adanmış kılıyor. O kadar. Herhangi bir savaşta herhangi bir köylü gibi. “Tin düş görmektir.” Ve tam otomatik rus makinalısını deneyen kaba saba slav piç kurusunun tişörtünün üstünde şöyle yazar: “I speak Russian in my dreams.” Güneşin Ayetine Uyarak Düş Görüyorum demişti Adonis. Bu, şiirin tam da tinin dili olması nedeniyle söyleniyorsa şaşkınlığa mahal yok. Ve yalnız düşe bir form dayatmak nasıl bir şey olmalı. Varoluş özden önce gelir ilkesinin reddedildiği bir şey olmalı. Sonsuzca uzağım bundan. Varoluş özden önce gelir. İyiliğin ve kötülüğün bilgisine haiz olmayan masumiyet, hep en önce sınanır: Ne kadar kirlendiniz? Bize bunu anlatın. Dilerseniz fransızca anlatın. Topraklarımın halkı zannedersiniz 1889larda okuma yazma biliyordu da harf devrimiyle okumayı yazmayı unuttu. Şimdi de bilmiyor. Dilerseniz Lehçe yazınız. Fark etmeyecek. İki yüz yıl öncesinin Selanik’inde bir limanda çocuk işçi olsaydınız, on dilde günaydın diyebilirdiniz. Ve bu doğu batı tartışmasının saçmalığını göstermek için yeterliden fazlası. Şiir politikaya değmeli mi? Memurdur onlar bilirsiniz. Memur. Maaşlı. Kişisel bir şey bu. İsterdim ki toplumsal olsun, hasan olsun hüseyin olsun yeter ki gülümse biraz. Ama kişisel bir şey bu ve demiştim ya zamanımızda hiç kimse yaşamak için gelmiyor dünyaya. Kişi olmak ölesiye güçtür.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MİRAS

(babama)

Yankısız